Egemen Umut Şen
FOTOĞRAFLAR ÜZERİNDEN BİR YABANCILAŞMA ANALİZİ
İnsanın sosyal bir varlık olduğu düşüncesinden hareketle sosyal hayat içerisinde insanı tanımlarken, benlik ve toplumsal kimlik kavramları önem arz etmektedir. Bireyin nevi şahsına münhasır özellikleri, içinde yaşadığı çevre ve kültür bireyin kimliğini oluşturan iki önemli unsurdur.
Modernleşme öncesinde bireysel ve toplumsal kimlik; kişinin becerileri ile ilişkili olarak topluma fayda sağladığı mesleği, ya da toplumda kabul gördüğü sosyal konumuna göre şekillenmekteydi. Modern toplumun dinamiklerinde bireysel ve toplumsal kimlik inşa süreci bir takım değişikliklere uğradı. Modernleşme köy ekonomisinden kent ekonomisine geçişle birlikte kent kültürünü ve kentli kimliğini de doğurdu. Bu sürçte metropollerde, büyük siteler içerisinde stüdyo dairelerde, komşularını tanımadan, iş ve ev arasında sıkışmış hayatları yaşamaya çalışan, yalnızlaşmış bireylerin en büyük sorunlarından birisi olan yabancılaşma kavramı önem kazandı.
Yabancılaşma kavramı felsefe, sosyoloji ve psikoloji alanlarında ayrı ayrı tanımlandığında, tanımlar alana göre farklılaşmaktadır. Bu yüzden yabancılaşma kavramını, disiplinler arası birbirini doğrulayan diyalektik bir temele dayandırılarak ele almak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
Yabancılaşma kavramsal olarak ilk kez Hegel’in düşünce sisteminde yer bulmuştur. Hegel’e göre yabancılaşma “geist” yani mutlak tinin vücut bulduğu insanın, kendi dışında gerçeklik olmadığının farkına varamayarak doğanın sınırlayıcı etkisinde özüne dönemeyişiyle meydana gelmektedir.
Yabancılaşma kavramını temel olarak iki kategoride ele almak mümkündür. Bunlardan ilki olan nesnel yaklaşımlar yabancılaşmayı daha somut, politik ve ekonomik bağlamda ele alırken, diğeri olan öznel yaklaşımlar; daha çok sosyal ve psikolojik bakış açısında yabancılaşmanın duygusal görüntüleriyle ve sonuçlarının tedavisiyle ilgilenmektedir. Nesnel yaklaşımlardan en bilinirlik kazanmış olanı Karl Marx’ın düşünce sistemidir. Marx’a göre yabancılaşma; kapitalizm tarafından insan doğası ve insan emeği arasındaki ilişkinin saptırılması olarak adlandırılmıştır. Üretici konumundaki insan, sanayinin ve üretimde makineleşmenin gelişmesi ile birlikte üretim bandında sürekli aynı eylemi gerçekleştiren makinenin canlı bir parçası haline dönüşmüştür. Hayatını idame ettirmek için çalışmak; yani tüketmek amacıyla üretmek zorunda kalan insan, üretim sürecinin rutini içinde evrensel üretim yetisinden yoksun bırakıldığı için kendi doğasından uzaklaşarak, kendisine, ekonomik ulaşılmazlığı yüzünden emeğine, ilişkilerine ve yaşama yabancılaşmaktadır.
Bu iki düşünce sisteminin ortak noktası yabancılaşmayı insanın kendi doğasından uzaklaşması olarak tanımlamasıdır. Bu bağlamda aslında yabancılaşma kavramını Sokrates’e dayandırmak mümkündür. Sokrates “arete” olarak tanımladığı insanın doğasına uygun hareket etme gerekliliğinden bahsetmektedir. Sokrates’e göre insan boş bir zihinle dünyaya gelmemekte, “daimon” olarak tanımladığı doğruyu gösteren bir iç ses ile dünyaya gelmektedir. Sokrates’in mağara alegorisinde ifade ettiği gölgelere kanmayan insan, önce kendisini bilip, kendisini gerçekleştirerek, yönünü hakikate dönmekte ve bu yolla zincirlerini kırarak ideaya ulaşmaktadır. Benzer bir düşünce Kant’ın evrensel ahlak kuramında görülebilir. Evrensel ahlak kuramı herkesin kendisine uymasını buyurmaktadır. Bu durum Sokrates’in daimon kavramı gibi Kant’ın insanın iç mahkemesi olarak ifade ettiği “vicdan” kavramında görülmektedir. Vicdan insanın doğumu ile içine yüklenen kodlar vasıtası ile doğru ve yanlışı ayırt etmesine yarıyan bir özelliktir. Hayvan besin temin edebilmek, güvende olabilmek ve üreyebilmek üzerine kurulu bir yaşam formudur. Vicdan insanı hayvandan ayıran temel özelliktir. İnsan yaşamı araçsallaştırırsa özüne uygun hareket etmemiş olacak, böylece yaşayacağı iç çelişki öz saygısını yitirmesine sebep olacak ve insanın doğasından uzaklaşmasına yol açacaktır. Tüm bu düşünce sistemlerinde insanın özüne aykırı bir duruma düşmesi yoluyla kendisine yabancılaşması ifade edilmektedir. İnsan kendisine dönerek kendisini tanımalı, doğumu ile getirdiği potansiyellerini geliştirerek kendisini gerçekleştirmeli böylece yabancılaşmaktan kurtulmalıdır.
İnsanın kendini gerçekleştirme ihtiyacından bahseden başka önemli bir isim de Abraham Maslow’dur. Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramında, piramidin en üstünde, insanın kendisini gerçekleştirme ihtiyacı bulunmaktadır. Maslow’a göre insanın kendisini gerçekleştirme itkisinden uzaklaşması, insanın kendisine olan saygısını yitirmesine neden olmaktadır. Analitik psikiyatrist Horney nevroz teorisinde; kendini gerçekleştiremeyen bireyin kendini eksik hissedeceğini, bu eksiklikle başa çıkmanın yolunu çevreye uyum, başkasına bağımlı olma ya da kendini büyük görme gibi nevrotik belirtilerle ortaya çıkan, eksiklik duygusunu dengelemek için popülarite, prestij, maddi servet gibi sahte güç arayışlarına yönelmesinden bahsetmektedir.
Tüketim toplumunda kendini gerçekleştirmekten uzaklaşan birey, eksikliğini tüketim kalıplarına sahip olarak gidermeye yönelmiştir. Tükettikçe mutlu olacağını sanan birey, ihtiyacı olsun olmasın sürekli yeni bir şeye sahip olmaya çalışmakta, özellikle moda akımları yoluyla dayatılan kalıplara sahip olduğunda, belli bir statü, popülarite ve itibar kazanacağı yanılgısına düşmektedir. Bu gerçek olmayan ihtiyaç yalanları dipsiz kuyu gibidir; her zaman daha fazlası, her sahip olduğun şeyden daha iyisi vardır. Bir de bunları görüp, ekonomik gücü yetmediği için sahip olamayan, bu yüzden değersiz ve mutsuz hisseden bireyler vardır. Günümüzde homo economicus olarak tanımlanabilen insan için benlik ve toplumsal kimliğin mağazalardan satın alınabilir olduğu yanılsaması gelişmiştir. Kimisi ünlü bir markanın özel tasarım çantasına sahip olarak mutlu olacağını sarken, aynı markanın etiketi el yakan standart üretimi ile yetinmeye çalışan, o markanın standart üretiminin sahtesi ile kendisini kandıran, hatta sadece reklamlarına bakarak iç geçiren bireyler bulunmaktadır. Özel tasarıma sahip olan kişi ve reklamlara bakıp iç geçiren kişi arasında gerçek kimlik sahibi olma konusunda bir fark yoktur.
Gerçek dünyanın yanında sanal dünya her geçen gün genişlemekte ve hayatımızda daha büyük bir yere sahip olmaktadır. Sanal dünyanın en büyük icadı olan yeni medyanın sunduğu çift yönlü iletişim kurma ve dokunulmaz olma imkanları sayesinde birey kurgusal profiller yoluyla toplumsal görünürlük elde etmektedir. Tüketim kalıplarına, statüye, popülariteye, maddi güce ve gelip geçici güzelliğe sahip olarak içindeki eksiği giderebileceğini sanan bireyin yanılgısının daha ötesi sanal dünyada kurgulanan profillerdir. Modern yaşantının getirilerinden birisi olan yalnızlaşma sonucu sanal dünya bireyin eksikliğini bastırabileceği dokunulmaz ve özgür bir alem olarak cazip görünmektedir.
Jung’un analitik psikolojisine göre bulunduğumuz çevreye ve kültüre uyum yolu ile kazandığımız özellikler yani personalar; toplum kalıplarını körü körüne özümseyerek, kişiliğimiz ile ilişkimizi kaybederek yabancılaşmamıza sebep olan, sosyal maskelere dönüşmektedir. Günümüz tüketim toplumunda, bireyin tüketim kalıpları yoluyla kazanmaya çalıştığı, ya da sanal dünyada kurguladığı kimlik, arkasına saklandığı maskelerden başka bir şey değildir. Maskeler arkasındaki kişiyi başkalarının bakışlarından gizlese de kişinin kendisinden gizlenmesini mümkün kılamamaktadır. Kurgusal kimlik kişinin özü ile çatışmaya başladığında bireyin kendisine yabancılaşması kaçınılmaz olmaktadır.
Bu fotoğraf serisinde bireyin kendisine yabancılaşması maske metaforu üzerinden fotoğrafik bir dil ile anlatılmaya çalışılmıştır. Kadın doğurganlık niteliği ile insanlığı temsil ederken, çıplaklık her hangi bir kıyafetin, kostümün, üniformanın ya da aksesuarın çağrışımından kaçınarak insanlığın özünü imgelemektedir. Fotoğraflar renkli sunulmayarak renklerin anlamsal karşılıklarından kaçınılmış, renk ve içerik gibi indirgeyici tercihler yoluyla anlam sadeleştirilerek kavrama dikkat çekilmiştir. Özetle fotoğraflar kendini gerçekleştirme itesinden uzaklaşan insanın, yaşadığı iç çelişki sonucu yabancılaşarak, takındığı gelip geçici maskeler arkasında, beyhude olan kendisinden gizlenme çabasını yansıtmaktadır. Bununla birlikte fotoğraflarda kullanılan ideal beden ölçüleri ile aynılaşmaya da dikkat çekilmektedir. Bireysel farklılıklarını geliştirmek yerine gelip geçici güzelliğe yönelen bireyler toplumda aynılaşma sorununu da doğurmaktadır.
Fotoğraf 1’de sandalye üzerinde oturmuş ve sırtı objektife dönük olan birey duvarda asılı ve birbirinin aynısı olan maskelerden birisini seçme aşamasında kadrajlanmıştır. Yüzü izleyici tarafından görünmeyen model spesifik bir kişiyi değil yabancılaşan bireyi imgelemektedir. Bu fotoğrafta birbirinin aynısı olan maskeler aracılığı ile bireyin gerçekte inşa etmediği kimliklerden hangisini yüzüne geçireceğinin seçim ironisi vurgulanmaktadır.
Fotoğraf 2’de dolaylı yoldan moda kalıpları eleştirisi yer almaktadır. Moda gelip geçici güzelliğe yöneltip insanlara tüketim kalıplarını dayatırken, bu fotoğrafta özellikle insan bedeninin biçimsel güzellikten uzaklaştırıldığı görülebilmektedir. Maske modelin kafasının arkasına takılmış, maskenin göz boşluklarından saç tutamları sarkıtılmış ve modelin omuzları dikkat çekici bir formda kola benzetilerek bir tür yaratık görüntüsü oluşturulmuştur. Modanın, başka bir ifade ile popüler olan her şeyin, gelip geçici ve yüceltilmiş bir güzellik taşıdığı anlatılmak için fotoğrafta rahatsız edici bir insan biçimselliği kasıtlı olarak vurgulanmıştır.
Fotoğraf 3 insandan ziyade heykellerin anıtsal duruşlarını andıran bir forma sahiptir. Yüzündeki parlak metalik maske hem bu anıtsal duruşu tamamlarken hem de parlaklığı ile geçici bir albeniyi imgelemektedir. Bu anıtsal duruş ve metalik yüz, insansı özellikleri baskılayarak taşın ve metalin soğuk ruhunu alımlayıcıya aktarmaktadır.
Fotoğraf 4 incelendiğinde objektife yönelmiş durumda olan model yüzüne taktığı maske ile aynı malzemeden yapılmış bir kalıbı adeta “al, yüzüne tak” dercesine karşısındakine, diğer bir deyişle fotoğrafın izleyicisine uzatmaktadır. Bu yöneliş genel geçer kabul gören personaların toplumda yaygınlaşmasına gönderme yapmaktadır.
Fotoğraf 5’de sırtı dönük olan modelin sağ elinde tuttuğu süslü bir el aynasına baktışı izleyiciye gösterilmiştir. Ayna izleyici tarafından görülebilecek bir açıda kadraja dahil edilmiş olmasına rağmen aynada modelin yüzünün yansımasının görünmeyişi, aynanın boş oluşu, dikkat çekmektedir. Bu durum tüketim kalıpları yoluyla ya da sosyal medyada kurguladığımız kimliklerin gerçekte ne kadar bizi yansıttığı sorgusunu ortaya koymaktadır.
Fotoğraf 6’da yüzü izleyiciye dönük elleri arkasında bağlanmış modelin yüzünde göz hizasında keten bir bandaj görünmektedir. Eski Mısır’da ölen kişilerin bedenlerini sonsuz yaşama hazırlama ritüellerinin son aşaması bedenin keten bandaj ile sarılmasıdır. Dünyada ne giymiş olursa olsun sonsuzluğa giden kişinin giyeceği son kıyafet keten bir bandajdır. Modanın, tüketim kalıplarının, kurgulanan profillerin gelip geçiciliği bu imge ile vurgulanmıştır.
İnsanın doğumuyla birlikte getirdiği potansiyelini geliştirerek, Sokrates’in mağara alegorisindeki gölgelere aldanmayıp, yüzünü gerçeğe çevirerek, kendini gerçekleştirme yoluyla özgürleşmesi, kendisinden bir şeyler katarak üretmesi, böylelikle maddi ve manevi olarak başkalarına bağımlılığını azaltması, kendisiyle barışık, mutlu bir benliğe sahip olması doğru bir kimlik inşa etmesi için önem arzetmektedir. Bu yolla yabancılaşmaktan kurtulan birey farklı özelliklerinin güzelliğinde toplumu da aynılaşmaktan kurtaracaktır.
Egemen Umut ŞEN (Multidisipliner Sanatçı)
