SİNEMANIN SÖZLÜKSEL DİLİ       YURİY M. LOTMAN Sinematografik: görüntüleri bir anlatıma bağlayan özdeşleştirme ve, ayrımlara ilişkin toplam mekanizma, sinematografinin dilbilgisjni oluşturan öğelerden biri diye nitelenebilir. Öte yandan sinema kendine özgü bir sözlüğe de sahiptir; insanların ve nesnelerin fotoğraflan, bu insanların ve nesnelerin göstergeleri durumuna gelmekte ve sözlük sel birimler olma işlevini yerine getirmektedir. Kuşkusuz, doğal dillerdeki sözcüklerden meydana gelen sözlükle gösterge sel dil sözlüğü arasında bir dizi ayrım bulunmaktadır. Bizim için önemli olanlardan biri de şunlara dayanmaktadır: Doğal dildeki bir sözcük bir nesneyi, bir nesneler öbeğini ve herhangi bir soyutlama aşamasındaki nesneler sınıfını niteleyebilir, hem reel nesneleri betimleyen bir dile hem de betimlemeleri betimleyen bir dile, yani herhangi bir düzeydeki üst dile    (Metasprache) ait olabilir. Hem “kuş”, hem de “karga” ‘birer sözcüktür.· Görüntüsel gösterge, özgün bir somutluğa sahiptir, burada bir soyutlama görülmez. Bu nedenle soyut bir dilin oluşması ( örneğin eski Yunan heykel sanatı), resim ve de heykel sanatı için her zaman ağır bir görev ve büyük bir kazanım olmuştur. Bu açıdan,  fotoğraf sanatı özel, belki de çok zor bir durumda bulunmaktadır: Sanatçı, nesnenin tüm yönlerini yansıtmadan yüksek aşamada bir soyutlama yaratmaktadır. Klasizm dönemi resim sanatında, nelerin betimlenmemesi gerektiğine ilişkin özgül ölçütler bulunuyordu. Afiş, karikatür, yansıtılan bir nesnenin özelliklerinden büyük bölümünü boşlar. Ama mercek her şeyi saptar. Fotoğrafsal işaretler tabanı üzerinde ikinci aşamadaki bir dilin, bir soyutlama dilinin meydana getirilmesi, yalnızca bu dilin içsel özüyle çatışmaya girmekle mümkündür. İşte bu nedenle sinemada soyut göstergelerin oluşturulması; yüksek sanatsal bir gerilimin nedeni olabilir. Filmsel bir göstergenin doğrudan nesnel anlamının yerine geçmesine ve genel bir içeriğe sahip bir göstergeye dönüşmesine, özellikle çekimi keskin bir biçimde vurgulayarak ulaşılabilir: Nesnelerin omuz çekimi, filmde bir eğretileme gibi etki yapar (doğal dilde düzdeğişmece olarak ortaya çıkacaklardır). Aynı işlevi, biçimbozan çevirimler de görmektedir (optik kaydırma), örneğin perdeye doğru uzanmış bir elin ansızın büyütülmesi gibi. 20’li yılların Sovyet sinematografisi kurgulanmış çekimlerin, nesne görüntülerini soyut kavramlar diline dönüştürmeye uygun olduğunu ortaya çıkarmıştır. Eisenstein’ın “Ekim” filmi, bu türden bir dizi deney içermektedir. Her zaman fotoğraflar söz konusu olduğu için, filmde perspektif kısaltımları, kaydırmalar, biçimbozan Çevirimler şaşkınlık yaratırken, bunlar görsel sanatlar için alışılmış, üstelik geleneksel teknikler yerine geçmektedir. Ama sinema, bir anlatım olduğu için, dilsel metinde yaygın olan, simgesel resim sanatı alanında ise ender görülen bir tekniğe sahiptir: Yani, yineleme tekniğine. Aynı nesnenin perdede yinelenmesi ritmik bir dizi yaratır ve nesnenin göstergesi de yavaş yavaş, kendi gözle görülür göstereninden ayrılır. Bir nesnenin doğal biçimi belirli bir doğrultuya sahipken ya da “kapalılık/açıklık”, “aydınlık/ karanlık” gibi özellikler tarafından nitelenirken, yinelenebilirlik, nesnel anlamı zayıflatır ve mantıksal ya da çağrışımsal olan soyut anlamı vurgular. “Geçen Yıl Marienbad’da” filmindeki merdivenler ve geçitler, Orsan Welles’in “Dava”sındaki koridorlar ve odalar, Truffaut’nun “La peau Douce” (“Yumuşak Ten”) filmindeki odalarla uçakların karşılaştırılması ya da “Potemkin Zırhlısı”ndaki geminin toplarıyla klasikleşen Odessa limanının merdivenleri bu işlevi görmektedir. Film içinde yinelenen şeyler, deyim yerindeyse, nesnenin kendisinden çok daha anlamlı duruma gelebilen bir “çehre” kazanırlar. Ancak, sinematografik “sözcükler” dünyasında baş yeri insan görüntüleri almaktadır. İnsan görüntüsü sinema sanatına, karmaşık kültürel göstergelerden oluşan bir evren olarak katılmaktadır. Kutuplardan birini, insan gövdesinin çeşitli kültürler için tipik simgeselciliği (gözlerin, çehrenin, ağzın, ellerin vb. simgeselliği) ötekinin de, seyircilerle iletişim aracı olarak ve belirli göstergelere özgü bir iletişim aracı olarak oyunculuk sanatı oluşturmaktadır. Öte yandan jestlerin, mimiklerin semiotik’i, gerçi konumuzla kesişen ama ayrı ele alınması gereken özel bir sorun yaratmaktadır. Nesnelerin fotoğraf􀝳al yansılarını filmsel göstergelere dönüştürmek için, filmsel anlatı sırasında seyircilerin “görüş tarzlarını” film yapımcılarının isteğe göre değiştirebilme yeteneği özel bir önem taşır. Çağdaş sanatta, dilsel bir eser (özellikle roman) söz konusu olduğunda, bir metnin görüş tarzı devingendir, resim ve tiyatro sanatında ise oldukça durağan. Bir metnin kuruluş ilkesi olarak sinemadaki (burada özü, bir anlatım türü olarak ortaya çıkmaktadır) “görüş tarzı”, resim, tiyatro ya da fotoğraf sanatının değil, romanın kuruluş ilkesine denk düşer. Eğer filmdeki dilsel diyalog romandaki ya da tiyatro oyunundaki diyalogla bir tutulabilirse ve bu açıdan· daha az özgül olursa, o zaman bir dizi çekimlerle oluşturulan sinematografik anlatı romanın yazara özgü anlatısına benzeyecektir.

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön